Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Note: This feature may not be available in some browsers.
Rüzgarın havadaki dansı eşliğinde, iç çekip sokağımıza baktım. Uzun, ince bir yol. Sağ ve sol taraflarında yeşil ağaçlar yolu süslerken, rüzgarında yaprakları oynatması sokağa ayrı bir haz veriyordu. Derin bir nefes alıp sokağa son bir kez daha baktıktan sonra annemin, "Hadi kızım" demesiyle minik ve aynı zaman şirin arabamızın ön koltuğuna oturdum. Annemin arabayı çalıştırmasıyla hareket ettik. Sokak boyunca tanıdık evler, tabelalar, ağaçlar beni yolcu ederken ben onlara 'güle güle' bile demedim. Sokaktan çıktıktan sonra arkamı dönüp baktığımda sokağı görememiştim. Artık bir daha gelirmiydim onu bile bilmiyordum.
Annemin işi sebebiyle, -zorunlu olaraktan- yeni bir yere taşınıyorduk. Şu anda bize eşlik eden yolun bizi götüreceği yer Issız Vilayet olarak bilinen bir yerdi. İnternette araştırdığıma göre, temel geçim kaynağı deniz ticareti olan, az bilinen bir yerdi. İnternette söylenene göre gidilmesi gereken en son yerlerden biriymiş. Şahsen neden böyle dediklerini anlayamadım. Issız vilayet olarak bilinen yerde, bir çok tarihi eser varmış. Aynı zamanda doğal kaynaklar açısındanda zengin bir yer olduğunu okudum. Doğal kaynak açısından szengin olması sebebiylede bir çok hamamlar, saunalar bulunmaktaymış. Hem tarihi eser açısından zengin hemde doğal kaynak açısından zengin bir yere neden en son gidilmesi gereken bir yer dediklerini hala anlamış değilim.
Bu arada kendimi tanıtmaya gelirsek, benim ismin Biricik, Biricik Azra. Hafif sarıya çalan dalgalı saçlarım, okyanus mavisi renginde gözlerim var. Normal bir kız olmama rağman, acı tecrübeler yaşadım. Özelliklede babamın yaşattığı acı tecrübeler. Babam canının sıkkın olduğu her an annem ve beni döverdi. Hafızamda hatırlamak istemeyeceğim hatıralar vardı. Babamın anneme vurduğunda, benim 'hayır baba yapma' diyerek ağladığımı fakat sıranın daha bana gelmemiş olduğu için babamın daha çok sinirlenip, gözlerini bana devirerek bakarak, gülerek, normal bir şeymiş gibi beni dövdüğünü hatırlarım. En sonunda, annemi kızgın demir ile dövdükten sonra annem dava açmıştı ve babam denilecek o adamda gitmişti. Hiç bir şeyini almadan, rüzgar edasıyla gitmişti. Üç yıldır kendisini hiç görmemiştim. Annem taşınacağımızı söylediği zaman, beni karşına alıp. Babamında Issız vilayette yaşadığını söylediğinde bize yaptıkları zihnimdeki karanlık kuytudan aydınlık tarafa geçti ve reddettim. Fakat annem, 'başka şansımızın' olmadığını söylemesiyle, kabul etmek zorunda kalmıştım.
Şehirden çıkmış dağların arasında yılan timsali uzanan yolda ilerliyorduk ki, bu ölüm sessizliğini annem bozdu ;
"İyisin dimi" dedi.
Cama yasladığım başımı kaldırarak anneme bakıp; "İyiyim" dedim.
"Baban yüzünden moralin bozuldu biliyorum. Fakat babanlan karşılacağını zannetmiyorum."
"Karşılaşsam da tanımam herhalde."
"İnsan üç yılda değişmez." dedi.
"Her neyse, görürsem de görmezlikten gelirim." diyerek tekrardan başımı cama yaslayıp dışarıya baktım.
Annem şu an ne kadar sakin dursada oraya gitmek istemediğini biliyordum. Çünkü babam bizim oraya taşındığımızı fark ederse evimize gelmesi kaçınılmaz olurdu. Gelirse de farketmezdi ya, artık eski çelimsiz ben yoktum. Gerektiği dersini vererek gönderirdim onun.
En sonunda dağların arasından çıktık ve düz yola geldiğimizde solda, mavi tabelada 'Issız Vilayet' yazısını gördüm. Biraz daha ilerledikten sonra artık tam olarak şehrin içine girmiştik. Bir ana cadde boyunca ilerliyorduk. Cadde güzel bir cadde olmasına rağmen, uzun binalar insanın içini karartıyordu. En sonunda ana caddeden çıkıp bir bir sokağa girdik. Annem arabayı parkettikten sonra arabadan inip sokağı incelemeye başladım. Sokak boyunca yaprakları dahi olmayan ağaçlar ve sokaktan çıkan ara sokaklar dışında sokakta hiç bir şey yoktu. Umutsuz bir şekilde başımı salladım.
Annem bagajdaki bavullarla uğraşırken, anneme bakıp;
İç çekere, "Daha güzel bir yer bulamadın mı?" diyerek sordum umutsuz bir ses tonuyla.
"Buradaki her yer böyle" diyerek cevap verdi annem.
"Nasıl her yer böyle."
Annem, "Bildiğin böyle." diyerek cevap verdi.
Şu anda internette neden yaşanmayacak yer dediklerini anlamıştım. Oysaki yolda gelirken, güzel parklar, dinlenme alanları, köpek gezdirme alanları, şık kafeler görmüştüm.
"Ben biraz dolaşacağım anne"
"Saçmalama" diyerek çıkıştı annem.
"Nasıl saçmalama."
"Kaybolursun, hiç bir yeri bilmiyorsun" diyerek otoriterliğini arttırdı annem.
Gözlerimi yavru kedi gözleri gibi şirin yaparak, "Anne, saçmalama lütfen. Kaç yaşındayım ben." dedim. "Lütfen."
"İyi madem, ama uzaklaşma"
"Tamamdır" dedikten sonra annemin yanağından öptükten sonra sokak boyunca yürümeye başladım. Ana caddeye geldiğimde sola mı, sağa mı gitsem diye uzun süre düşündükten sonra sola gitmeye karar verdim. Caddenin ismi Miğmer Caddesiydi. Caddede sol ve sağ taraflarda dükkanlar, tam ortadaki bankette ise yeşil görünmek için çabalayan ağaçlar vardı. İşi olan insanlar acele bir şekilde koşuşturuyor, bazı küçük çocuklar ise kaldırımda top oynuyorlardı. Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum fakat karnımın guruldamasıyla bir dükkana girip çikolata aldım. Caddede uzun bir yürüyüşün sonunda sıkılıp dar bir ara sokağa girdim. İlk önce ara sokağa girmekte tereddüt etsemde, sakin bir ara sokakta hayal kurarak yürümeyi severdim. Sokak boyunca kimseler yoktu. Ara sokağın sonuna geldiğimde başka bir ara sokağa geçtim, fakat karşıda iki benim yaşlarımda kişinin konuştuğunu gördüm. İlk önce onların yanlarından geçmek istemedim, geri dönmeye düşündüm fakat onların yanında geçip gitmeye karar kıldım ve yürümeye başladım. Onların yanından geçerken uzun saçlı bir çocuk önüme geçerek, "Nereye" diyerek sordu.
Çocuğun yüzüne bakarak, elimle gideceğim yeri göstererek, "Oraya doğru" dedim.
"Hadi ya" diyerek cavap verince hafif korktum ve arkamı döndüm. Fakat arkamada diğer çocuk geçmişti.
Tekrardan uzun saçlı çocuğa dönerek, "Geçebilir miyim?" diyerek sordum.
Uzun saçlı, "Gözlerinde kaybolmak istiyorum" dedi. Aslında bu sözü hoşuma gitsede daha fazla korkmama neden oldu.
Tekrardan, "Geçebilir miyim" diyerek sordum.
Arkamdaki çocuk, "Hayır, biraz eğleneceğiz." diyerek kaşlarını kaldırdı.
Şimdi daha fazla korkmaya başlamıştım. Gözüm birilerini aradı ama kimseler yoktu. Neden kimse bu lanet olası ara sokakta yoktu.
"Beni bırakın yoksa bağıracağım" dedim tehdit eder ses tonumlan.
Uzun saçlı çocuk gülümseyerek,"Bağırmakta serbestsin" dedi. "Zaten bağırmaz isen tadı çıkmaz" diyerek kolumda tutup hızlıca duvara yasladı beni. Karşı koymaya çalıştım fakat çocuğun gücü karşısında ezildim. Sol elimle uzun saçlı çocuğun başına vurdum. Çocuk sersemleyip beni bırakınca koşmaya başladım. Fakat bir anda yanımda diğer çocuk belirdi ve benim bacağımı hızlı bir şekilde geçirdi. Geçirmenin etkisiyle yere düştüm ve bir süre yerde sürüklendim. Canım fazlasıyla yanmıştı. Yerde dururken sol koluma baktım. Sol kolum kanamaya başlamıştı.
Bana doğru gelen ayak seslerine baktım ve az önce vurduğum uzun saçlı bana doğru geliyordu ve dudağı kanıyordu. Anlaşılan dudağına vurmuştu. Çocuk dudağını eliyle sildikten sonra beni saçımdan tutarak duvara yasladı ve "Seni kaltak, şimdi seninlen iyicene eğleneceğim" dedi.
"imdat" diye haykırdım fakat kimse gelmedi. Tekrardan "İmdat" diyerek bağırdım.
Uzun saçlı, "Boşuna bağırma" dedi.
Arkada duran çocuk ise, "Seni duysalar bile kimse ara sokaklara girmez"
Duysalar bile arka sokaklara girmezler miydi?
Çocuk hala benim saçımdan tutuyordu. Başını eğerek boğazımı öpmeye başladı. Tekrardan, "Yardım edin" diye haykırmaya başladım fakat diğer çocuk ağzıma yumruğuyla geçirince nefesim kesildi ve sesim kısıldı. Çocuk hala boğazımdan öpmeye devam ediyordu. Sol elimi ondan kurtarıp ona doğru yumruk salladım fakat diğer arkadaşı elimi tuttu ve hızlı bir hareketle tekmesiyle koluma geçirdi. Bu acı karşısında inledim.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı ve zorlukla, "Y- ya -yardım edin" dedim.
Hiç kimse yoktu. Gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu.
"L- lü- lütfen bırak beni" diyerek çocuğa yalvardım.
Fakat çocuk beni umursamadı. Sağ kolumu tutuyordu ve sol kolum ise diğer çocuğun vurmasının etkisiyle hareket ettiremiyordum.
Uzun saçlı, "Güzelsin ve bende şanslıyım" dedi. Kafamı geriye doğru çekmeye çalıştım fakat duvar buna izin vermedi. Gözyaşlarım dahada arttı.
Kafamı yana yatırarak çocuktan kurtuldum ve yere tükürdüm.
"Bırak beni" dedim zorla çıkan sesim eşliğinde.
Uzun saçlı bana bakarak, "Saçmalama daha yeni başlıyoruz" dedi. Gözlerimden akan yaşlar dahada fazlalaştı, L- lü- lütfen" dedim zorla çıkan acizlik belirtisi olan ince sesimlen.
Çocuk tekrardan boğazıma doğru hareket etti ki, arkadaşı "Dur" dedi.
Uzun saçlı, "Ne oldu ya"
"Şunlara bak" dedi.
Bende kafamı çevirdim ve buraya doğru gelen birilerini gördüm. Kurtulmuşmuydum? Gözlerimi kısıp gelenlere baktığımda beş yada altı kişiydiler. Beni kurtarabilirlerdi. Uzun saçlı, "Sesini kes ve sessiz ol" diyerek eliyle ağzımı kapattı. Bende hiç bir şey yapmayarak bekledim. Şimdi karşı koysaydım beni bayıltabilirdi ve şansım kalmazdı, onlar tam yanımızdan geçerken harekete geçip ağzımı kapatan elden kurtulup bağıracaktım. Bize doğru yaklaşmaya devam ediyorlardı, önde diğerlerinden bir adım önde yürüyen kızıl saçlı, saçlarını geriye doğru atmış, hayvan gibi kalıplı, iki metre boyu olduğunu düşündüğüm çocuk vardı. Belkide iki metreden daha uzundu. Arkasında ise siyah saçları gözlerine düşen bir çocuk eliyle beyzbol sopası tutuyordu. Beyzbol sopası tutan çocuğun yanında sarışın, yeşil gözlü başka bir çocuk vardı. Arkalarından da başka iki tane daha kişi vardı. Bize bayaa bir yaklaşmışlardı.
Uzun saçlı bana bakarak, "Şimdi uslu dur tamam mı?" dedi. "Eğer uslu durursan çikolata alacağım sana" ardından sinirli şekilde, "Anladın mı" diyerek sordu. Hafif başımı salladım.
"Bak seninde hoşuna gitti" dedi.
Arkadaşı, uzun saçlıya bakarak "Mitolar" dedi.
Uzun saçlı "Evet" dedi. Mitolar mı? Oda neydi.
beş kişi bizim önümüzden bize bakmadan geçmeye başlayınca harekete geçip uzun saçlının elini ısırdım ve "İmdat" diyerek bağırdım.
Uzun saçlı, "Kaltak" diyerek kafamı duvara vurdu. Vurmanın etkisiyle başım döndü. Fakat başımı çevirip baktığımda kızıl saçlı ve yanındaki çocukların durmuş olduğunu gördüm.
Planım başarılı olmuştu. Fakat uzun saçlı eliyle ağzımı kapatmaya devam ediyordu.
Dev gibi olan kızıl saçlı ve arkadaşları bize bakıyorlardı.
Kızıl saçlının yanında ki Sarı saçlı çocuk, "Bir sorun mu var?" diyerek sordu.
Ağzımı kapatan uzun saçlı, "Yok,sorun yok." dedi.
Sarı saçlı, gözlerini kısarak bana baktı. Yalvarır bir göz şekliyle yardım dilercesine baktım ona.
"İyi madem" dedi ve yollarına devam ettiler. Şok olmuştum. Yardım etmeyeceklermiydi. Onlar beş kişiydi. Bana saldıranlar ise iki kişilerdi. O uzun boylu çocuk bile bunları rahat döverdi ve bana yardım etmiyorlardı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Hayır, lütfen gitmeyin. Beni bırakmayın. Yardım edin. Yardım edin.
Kasılı kaslarımı serbest bıraktım ve gök yüzüne baktım. Ne oluyordu. Rüyada olsam gerekti. Evet, kesinlikle bu bir rüyaydı. Kendini serbest bırak ve uyan.
Uzan saçlı, "Bak kendini saldın işte" dedi. "Zor değil dimi" dedi pis dişlerini göstererek.
Diğer çocuk, "Şerefsiz mitolar gittiğine göre devam edelim" demesiyle uzun saçlı hiddetli bir şekilde arkadaşına baktı. "Sus" dedi.
Uzun saçlı az önce beni takmayıp giden çocukların gittiği yöne baktı ve onların uzakta durmuş olduğunu gördü.
Uzun saçlı, arkadaşına bakarak "Lanet olsun" dedi. "Çeneni kapatamadın dimi."
"Duydular mı?"
"Baksana bize doğru geliyorlar"
Hafif başımı yana çevirdim evet buraya doğru geliyorlardı.
Uzun saçlı, "Lanet olsun" dedi. "Kaçalım. Eğer yakalarlarsa mitolar bizi sağ bırakmaz."
Arkadaşı, "Hayır kaçmayalım" dedi.
Uzun saçlı, "Saçmalama"
Arkadaşı, "Kaçsak ne farkeder. Onlar mitolar. Bizi bulurlar." dedi. "Özür dileyelim."
Uzun saçlı çocuk kısa bir süre düşündükten sonra, "En iyisi bu galiba." dedi.
Mitolar dedikleri kişiler yanımıza geldiklerinde durdular. Uzun saçlı ise hala üzerimde ağzımı kapatıyordu.
Mitolar olarak dedikleri kişilerden sarı saçlı çocuk öne çıkarak, "Bir şey dediniz galiba" dedi.
Uzun saçlı başını eğerek, "Özür dileriz." dedi.
Uzun saçlının arkadaşı ise, "Hata ettik lütfen affedin" dedi yalvarır bir ses tonuyla. Sarı saçlı çocuk kaşlarını kaldırarak, "Pişman olduğunuzu gösterin" dedi.
Uzun saçlı benim üzerimden kalktı. Kalktığı gibi ağrıyan vücudumu zorla hareket ettirerek bende ayağa kalktım fakat bana saldıranlar o kadar korkuyorlardı ki beni önemsemediler. Uzun saçlı ve onun arkadaşı, mitolar dedikleri kişilerin yanlarına giderek önlerinde eğildiler ve "Lütfen bizi affedin." dedi.
Sarı saçlı, "Affetmek erdemliktir" dedi ve arkasına döndü. Onun ile birlikte diğerleri de dönüp yürümeye başladılar. Bende başımı hızlıcana sallayıp kendime gelmeye çalıştım ve yalpalayarak mitolar dedikleri kişilerin arkasında yürümeye başladım.
Bana saldıran aşağılık yerden kalkarak bana baktı ve yere tükürdü. Demek bu kadar korkuyorlardı bu çocuklardan. Onların arkalarında yürümeye devam ettim. Onların arkasından ayrılıp başka bir ara sokağa gireyim dediğimde ise başka serseriler gördüm ve vazgeçtim. En güvenli yer bunların arkasıydı. Şu anda ara sokak boyunca ilerliyorduk ve nereye gittiğimizi bilmiyor olsamda eninde sonunda kalabalık bir caddeye gideceklerdir diye düşündüm. Onların arkasından yakın takip yaptım. Benim arkalarında olduğumu bildikleri halde bir kere bile dönüp bakmadılar. Beni umursamadılar. Ne yapmalarını bekliyordum ki? Az önce beni o çocukların ellerine bırakıp gitmemişler miydi?
Ardından başka bir ara sokak ayrımında durdular ve Saçları gözüne kadar düşen, "Ben kaçtım" diyerek ara sokağa girdi. Onunlan birlikte iki kişi daha ara sokağa girdi. Şimdi sadece sarı saçlı çocuk ve kızıl saçlı, heybetli çocuk kalmıştı. Ara sokaklardan geçtik ve en sonunda kalabalık ana caddeye çıktık. Ben hemen bir dükkanın önünde duran bir banka oturdum onlar ise yolun karşısına geçip başka bir ara sokağa girdiler. Kafamı bankın gerisine yatırdım ve gökyüzüne baktım. Az önce olanlarda neydi. Kolumlan çocuğun öptüğü boğazımı sildim, ardından dudağımı silerek yere bir kaç defa tükürdüm. Saçlarımı geriye doğru attım. Gözlerim hafif doldu. Eğer şansım yaver gitmeseydi ne olacaktı? Düşündükçe gözyaşlarım dahada arttı. Burası ne biçim bir yerdi. Aklıma bir anda internette burası için yazılan bir yorum geldi.
/Orası hayatımda gördüğüm en kötü yerdi. Orada polis sadece göstermelik duruyordu. Şehri bir kaç çete yönetiyordu ve polislerde bu çetelerden korktukları için hiç bir şey yapamıyorlardı. Ana caddeler dışında hiç bir yer güvenli değil. Ara sokaklar girenler ya bıçaklanırlar yada şansı yaver giderse parasını vererek kurtulur. Oraya bir daha adımımı bile atmam..
Bu yoruma ilk başta inanmamıştım ama şimdi sonuna kadar anlıyordum. Kolumdaki saate baktım ve bir buçuk saat geçmiş olduğunu görünce ağrı eşliğinde ayağa kalktım. Telefonumu yanıma almamıştım ve annem şimdi beni merak etmiş olmalıydı. Nerede olduğumu bilmediğim için yoldan geçen bir teyzeye 'Miğfer' caddesini sordum. Bana yoldu tarif etti ve beni bir çok kez ara sokaklara girmemem konusunda uyardı. Biraz geç kaldın teyze? Başıma gelmeyen kalmadı.
Kalabalık caddeler boyunca yürüdüm. Normalde ara sokaklara girerek on dakika sürecek yol böyle otuz dakika sürdü. Evin önüne geldiğimde annem apartmanın kapısının önünde duruyordu beni görünce acele bir şekilde yanıma gelerek.
"Neredeydin, çok merak ettim" dedi sinirli bir şekilde. "Üstün pislenmiş"
"Anne tamam sorun yok" diyerek annemi yatıştırmaya çalıştım.
"Nasıl sorun yok" dedi ve kolumu tutarak koluma baktı.
Annem, "Yaralanmışsın" dedi. "Ne oldu"
"Düştüm"
"Düştün mü?"
"Evet" diyerek cevap verdim. Anneme yaşadığım olayı anlatarak onu üzmek istemedim.
"Tamam bari eve girelim banyoya gir sen, temizle suyla orayı. Sonrasında ilaç sürelim."
Başımı hafif sallayarak onayladım ve apartmana oradan da dairemize girdik. Evimiz kötü değildi. Hatta gayet iyiydi. Apartmanlar, dışarıdan bir şeye benzemesede anlaşılan içleri gayet güzeldi. Ev, dört oda bir salondu. Anneme üç oda yeter desemde, buradaki kiraların ucuz olduğunu söyledi. Neden ucuz olduğuda belli. Evine ulaşabileceğin garanti değil ki.
Banyoya girdiğimde üstüme çıkartım sıcak su ile banyo yaptım. Bu gün olanları hatırlamamaya çalıştım hatırladıkça gözlerim doldu. Durmadan eğer kurtulamasaydım başıma neler gelebileceğini düşündüm. En sonunda olanları zihnimin karanlık köşesine fırlattım. Bir çok şeyi oraya fırlattığım gibi.
Banyodan çıktıktan sonra üstünde ayı resmi olan, -Ayı yogi diye düşünüyorum- pijamalarımı giydim. Saçlarımı da kuruttuktan sonra salona indim. Annem koluma pis kokan bir ilaç sürdükten sonra güzel bir yemek yedik ve en sonunda koltuğa uzandım. Annem ise yemek masasını toparlıyordu. Normalde zorla bana da yardım ettirdi ama düştüğümü söylediğimi için muaftım galiba. Hele bana saldırdıklarını ve başımdan geçenleri anlatsam galiba altı ay boyunca bana iş yaptırmazdı. Psikoloğa bile götürebilirdi beni.
Annem yemek masasını toplarladıktan sonra gelip yanıma oturdu.
"Kızım sana bir şey söyleyeceğim"
"Evet" diyerek mırıldandım.
"Ara sokaklara girmek yok" dedi.
Umutsuz bir şekilde başıma sallayarak. Cevabını acı tecrübe ile yaşamış olmama rağmen, "Neden" dedim.
"Buralarda ana caddeler dışında ara sokaklara girmeyeceksin. Burada ara sokaklarda serseri çocuklar var. Ara sokaklardan yol daha kısalıyor diye sakın girme oralara. Anladın mı?"
Normalde olsa 'Banane ya' derdim, "Tamam anne"
"Bir kerede anladın mı?"
"Evet"
"Normalde karşı çıkardın. Benim abarttığımı düşünürdün."
"Yok. Sen diyorsan doğrudur"
"Aferin" deyip ayağa kalktı ve mutfağa gitti.
Uzun bir süre tavana baktıktan sonra, yarın okul olduğunu hatırladım. Yeni okulum..
Bildiğim kadarıyla eskiden yakın arkadaş olduğumuz Merve de buradaydı. Telefon numarasını kaybettiğim için arayıp soramamıştım. Ama nihayetinde okulda öğrenirdim orada olup olmadığını.
Odama doğru hareket ettim ve mutfaktan geçerken, "Ben yattım" diyerek anneme seslendim.
"İyi geceler kızım" diyerek cevap verdi.
Odama girdim ve köşede iki camın arasında duran yatağımın içine girdim. Yatağımın baş köşesine koyduğum tatlı ornitorenk hayvanımı bacağımın arasına sıkıştırdıktan sonra gözlerimi kapadım.
Arkadaşlar yorumlar sayesinde yazma şevki geliyor.
Yorumlarınızı Bekliyorum.....
Sabah uyandığımda okul aklıma geldi ve hızlıcana kıyafetlerimi giyip salona geçtim. Kahvaltımı yaptıktan sonra annemi öpüp apartmandan dışarıya çıktım.
Dün olanlar ara sıra aklıma gelsede düne göre daha rahatlamıştım.
Ana cadde boyunca yürümeye başlamıştım. Okulun yerini tam olarak bilmediğim için caddedeki kalabalığı takip ettim. Kalabalık beni okula kadar götürdü. Zafer kazanmışçasına gülümsedim.
Okulun karşısından okulu hafif bir süzdüm, Büyük bir okul idi. Hemde fazlasıyla. Büyük dış duvarları, duvarların üzerinde buradan çıkış yok dercesi bir keskinlikte teller vardı. Kapı ise büyük demir bir kapıydı, Kapının siyah demirliklerinde büyük harf ile okulun baş harfleri olan 'DL' yazıyordu. Yani Doğa Lisesi...
Akciğerlerimi oksijen ile doldurduktan sonra kendi kendime 'Hadi bakalım' dedim ve karşıya geçip okulun bahçe kapısından içeriye girdim. Okulun girişinde ayakta ve bankta birbirleriyle konuşan kişiler vardı.
Bahçe boyunca ilerledim ve okulun giriş kapısına geldiğimde merdivenleri çıkarak içeriye girdim. Beni büyük bir koridor karşıladı. İlk öncelikle müdürün odasını bulmam gerekiyordu. Girişte yanda bir hademeyi gördüm ve yanına giderek, "Pardon" dedim.
Kadın bana bakarak gülümsedi ve "Buyur kızım" diyerek cevap verdi.
"Müdürün odasını arıyordum da."
"Bu okula yenimi geldin."
"Evet"
"Buradan sola dön sağda merdivenleri göreceksin. Oradan yukarı çık karşıda görürsün."
Teşekkür ettikten sonra kadının tarif ettiğim yoldan gittim. Bu okulun koridorlarında yürürken okulun ne kadar büyük olduğuna bir kez daha şahit olmuştum.
En sonunda müdürün odasını buldum ve kapıyı tıklatarak içeriye adımımı attım.
Müdür tahminimden çok daha genç biriydi.
Kalın ve müdür olmanın verdiği otoriter ses tonuyla, "Buyur" dedi.
İnce ses tonuyla "Okula yeni geldim de" dedim. Sesim fazlasıyla ince çıkmıştı.
"Öylemi, isim?"
"Biricik"
"Soyisim"
"Azra"
"Bir dakika" dedi.
Bende o ara müdürün odasını incelemeye koyuldum. Odası hayli genişti. Direk karşıda, Camların önünde müdürün büyük masası duruyordu. Sol tarafında evrak dolabı, sağ tarafında ise madalya ve kupaların yer aldığı bir camdan yapılma dolap. Hafif incelediğimde, voleybol ikinciliği, basketbol ikinciliği, futbol üçüncülüğü...
Birincilik yoktu anlaşılan...
Fakat bu demek oluyordu ki voleybol takımları vardı ve bende voleybol oynamayı çok severdim. Belki voleybol takımlarına bile katılabilirdim. Evet, kesinlikle katılacaktım galiba. Galiba ve kesinlikle bilemedim şimdi hangisi.. Kısacası kararsızım..
Müdür bilgisayardan başını kaldırdıktan sonra "12-B" dedi.
Duymama rağmen insana özgü refleksle, "Efendim" dedim.
"12-B" diyerek tekrarladı. "Bu katta"
"Teşekkürler" dedim ve dışarıya çıktım.
Sağ tarafa doğru yürümeye başladım. 12-D, 12-C, ve 12-B sınıfı bulduğum için anlamsız bir şekilde kendimlen gurur duydum. Ardından kapının önünde durup, sınıf tabelasına iyicene baktım. Yanlış bir sınıfa girip rezil olmak istemezdim sonuçta. Derin bir kaç nefes aldıktan sonra içeriye doğru bir adım attım.
Sınıfa girdiğimde öğretmen masasının başında, cam kenarlarında, tahtada öğrenciler konuşuyordu. Kısa bir sınıfı süzdükten sonra, oturacak yer aramaya başladım. Fakat sınıf o kadar karışıktı ki neresinin boş olup olmadığını kestiremiyordum. Bide filmlerde genellikle orası benim yerim mevzusu olurdu. Bu olaya da hiç girmek istemiyordum. En iyisi biraz beklemekti. Hoca gelince herkes yerlerine yerleşir bende böylecene boş bir yere oturabilirdim.
Sınıftaki bazı kişiler benim yeni geldiğimi anlamış olacak ki beni biraz süzdüler. Bu çok hoşuma gitmese de yapacak bir şey yoktu. Kapıdan Türk replikleriyle, "Yalan, yalan söylüyorsun" diyen bir erkek öğrenci girdi.
Kapıdan girdiği gibi beni farketti ve "Amanın" dedi.
Bana deyip demediğini farkedemedim.
Bana bakmaya devam ediyordu. "Bu güzellik, bu güzellik.. Aradığım aşkı buldum mu yoksa."
Ne dediğini tam anlamıyla kestiremiyordum.
Tekrardan sözlerine devam etti, "İsminiz nedir hanımefendi."
"Benim mi?" diyerek sordum.
Nazik ses tonuyla, "Tabiki de" dedi.
"Biricik"
"İsminiz gibi çok kırılgan duruyorsunuz." diyerek elini havada salladı.
Sınıftaki bir çok kişi bakışlarını bize çevirmişti ve buda beni rahatsız etmişti.
"Sınıfımıza yeni mi geldiniz" diyerek sordu nazik ses tonunu koruyarak.
"Evet" diyerek cevap verdim.
Fransız edasıyla, "Benim ismim Mösyö Batu." dedi ve sözlerini devam ettirdi, "Tanıştığımıza memnun oldum."
Gülümseyerek, "Bende memnun oldum Mösyö Batu" diyerek kısa cevap verdim.
Sınıfa bir kaç kişi daha girmişti ki birisi daha girdi ve bu kızı tanıyordum. Bu merveydi. Biraz değişmişti ama tanımakta zorluk çekmemiştim. Merve başına bana çevirince beni gördü ve göz bebekleri büyüdü.
Merve heyecan ve aynı zamanda coşku ile "Biricik" dedi.
Gülümsedim ve "Evet" dedim.
Benim yanıma gelerek kollarımdan tuttu ve "Burada ne işin var" diyerek sordu.
Gülümsememi koruyarak, "Buraya taşındık.. Bu sınıfa düştüm" diyerek cevap verdim.
"İnanmıyorum ya"
"Bende"
"Gel benim yanım boş" diyerek dördüncü sırayı gösterdi.
Başımı sallayıp sol tarafa oturdum. Oda çantasını omzundan çıkardıktan sonra bana bakarak, "Ya cidden buraya taşındınız demek."
"Öyle oldu"
"Annen ne yapıyor."
"Çalışıyor." diyerek cevap verdim.
Ardından az önce benimlen konuşan, ismi Batu olan çocuk gelip bizim önümüze oturdu ve arkasını dönerek.
Bir şiir okur edasıyla, "Kim bilebilirdi ki bir papatyanın kaktüs arkadaşı olsun. Kim bilebilirdi. Dağlar, dağlar."
Merve umutsuz ve aynı zamanda bıkmış bir şekilde başını sallayarak, "Bu Batu" dedi.
"Evet, tanıştık" diyerek cevap verdim.
Mervenin, "O zaman anlamışsındır ne kadar gereksiz bir insan olduğunu." demesiyle gülümsedim.
Batu hafif başını yana salladı ve sağ elini bir şair gibi havaya kaldırarak, "Mirme mirve. saçmalama mirve, saçmalamaya devam edersen olursun mermer" dedi. Bu söz karşısında güldüm. Merve bana bakarak, "Şu çocuğun saçma şiirlerine gülmesene ya" dedi.
"Komik gibi" diyerek gülmemi kordum.
"Neresi komik" diyerek yakındı.
"O değilde sen güzelleşmişsin" dedim.
"Hadi canım. Senin kadar olmasa da."
"Yok yok, sen daha bir güzelleşmişsin."
Aslında bu konuşma bizim gururumuzu yada egomuzu yükselten hareketti, o beni övmüştü ve bende onu övmüştüm. Karşılıklı çıkar çatışması. Zarar yok..
Saatime baktım ve "Ders başlamayacak mı?" diyerek sorum.
Merve, "Hoca yok ders boş" dedi.
Merve siyah saçlı, kahverengi gözlü bir kızdı. Hafif elmacık kemiği çıkntılıydı. Ne kadar normal bir kız gibi dursa da kendisini çekici kılan bilemediğim bir özelliği vardı.
Batu denen çocuğu biraz incelediğimde. Saçları ne uzun ne kısa, gözleri kahverengi olan normal kiloda bir çocuktu.
Batuyu incelerken bir an Batu ile göz göze geldik ve o an Batu gülümsedi ve tekrar şiir okur edasıyla, "Üzgünüm, üzgünüm genç bayan. Ne kadar güzel olsanızda kalbim dolu." dedi. Bu söz karşısında gülmekle yetindim.
Merve o anda önümüzde, Batu'nun yanında oturan Saçları üçe vurulmuş bir çocuk ile konuşuyordu. Ardından bana dönerek, saçlarını üçe vurulmuş çocuğu göstererek, 'Can' dedi.
Can denen çocuk bana bakarak, "Merhaba" dedi.
"Merhaba" diyerek karşılık verdim.
"Yeni mi taşındınız."
"Evet"
Can, sanki dalga geçermişçesine "Buralar nasıl" diye sordu.
Anında, duygusuz bir ses tonu ile, "Çok iyi olduğu söylenemez" diyerek cevap verdim.
"Neden ne oldu ki." dedi gülerek. "Ara sokaklara girmediğin müddetçe sıkıntı olmaz herhalde." Herhalde mi? Birde ana caddelerde de mi güvende değildik?
"Ne yazık ki girdim."
Merve bana şaşırmış bir şekilde bana bakarak, "Bir şey olmadı dimi sana"
"Çok olmadığı söylenemez ama kurtuldum."
Merve bana kızar bir ses tonuyla, "Neden ara sokaklara giriyorsun" dedi.
"Nereden bilebilirdim ki."
"Tamam.. Daha dikkatli ol" diyerek beni uyardı. Bu uyarması ona olan arkadaş sevgi bağını güçlendirmişti. Beni önemsediğinin bir göstergesiydi sonuçta.
Sınıf yavaş yavaş dolmaya devam ediyordu. Önde Batu şiir yazıyor. Can ise başını masaya dayamış uyuyordu. Sınıftan içeri uzun saçlı, saçlarını geride bir toka ile bağlamış, son derece kaslı bir çocuk ve iki kız girdi. Hemen bizim yan sıraya oturdular. Az önce içeri giren saçlarının ucunu maviye boyamış kız bana bakarak beni süzdü. Bende onun bu jestine karşılık onu süzdüm. Pudra sürmüş. Üstten siyah kot giymiş bir kızdı. Onun yanındaki saçlarını geride toplamış çocukta beni farketmişti, gözlerini kısarak bana baktı, ardından ayağa kalktı. Saçlarının ucu mavi olan kız, "Nereye" diye sordu.
Çocuk ağır ve emir veren bir ses tonu ile, "Çekil" dedi.
Kız başını salladı ve çekildi çocuk bizim yanımıza geldi ve Batu'ya bakarak "Kay" dedi.
Batu, ayağa kalkarak "Ben kantine gidiyorum bir şey istiyor musunuz?" dedi. Kimse ses çıkarmayınca oda dışarıya çıktı. Saçlarını geride toplamış çocuk Batu'nun oturduğu yere oturdu, Mavi saçlı kız ise başka bir sırayı bana yaklaştırarak o sıraya yaslandı.
Merve de yanımda durmuş uzun saçlı çocuğa bakıyordu. Anlaşılan oda ne olacağını merak ediyordu. Çocuk kaslı ve uzun saçlı olduğundan yakışıklı olduğu da bir gerçekti. Belkide ben kaslı ve uzun saçlı erkeklerden hoşlanıyordum.
"Yeni geldin herhalde" diyerek sordu.
Ses tonu kekelememe neden olmuştu. "E- Ev -Evet" diyerek onun otoritesine boyun eğdim.
"Ben, Doruk" dedi. "Tanıştığımıza memnun oldum" diyerek elini uzattı. Bende elini uzatarak onun elini sıktım. Fakat Doruk denen çocuk elimi bırakmak bilmedi ve bende hızlı bir şekilde elimi ondan kurtardım.
Doruk, "İsim" diyerek sordu.
"Biricik" diyerek cevap verdim.
"Güzel isim" dedi ardından Merve'ye bakarak "Arkadaşın mı?" dedi.
Merve de hemen, "Evet" diyerek cevap verdi. Anlaşılan bu Doruk denen çocuğun burada bir otoritesi vardı. Hemde güçlü bir otorite. Bir hiyerarşi...
Doruk ağır ses tonuyla, "İyi" dedi. Ve mavi saçlı kızı göstererek. "Bu İlayda" dedi.
Ardından masadan kalktı ve son bir kez bana baktıktan sonra yan sıraya oturdu. Mavi saçlı olan kız yani ismi İlayda olan kız bana küçümsercesine baktıktan sonra gidip Doruk denen çocuğun yanına oturdu.
Merve bana bakarak, "Ne kadar gergin bir ortamdı. Az daha ölecektim" dedi.
Ardından Batu geldi ve yerine oturdu.
Merve bana bakarak, başın İlaydalarla belaya girmezse iyidir" dedi.
"Neden belaya girsin ki" diyerek sordum şaşırarak.
"O doruk denen çocuk seninlen ilgilendi az önce. Hatta elini sıktı ve elini bırakmadı."
"Yani" diyerek cevap verdim.
"Yanisi bir kadınımsı kıskanma iç güdüsü"
"Her neyse, başım belaya girsede kurtulurum herhalde" dedim.
Merve biraz düşündükten sonra
"Şu Doruğun önünde oturan sarı saçlı kızın ismi, Elçin" dedi. ve sözlerini devam ettirdi, "Elçin ve İlayda çok yakın arkadaştırlar. Onlar sana bulaşabilir ama sen onlara bulaşma."
"Anladım" diyerek onlayladım. Zaten her okulda gıcık tiplemeler olmazmıydı ki? Fakat burada durum biraz farklı gibiydi..
Batunun yanında oturan Can, "Burası biraz farklıdır, anlamışsındır" dedi.
"Çok anladığım söylenemez."
Batuda arkasını dönüp konuşmayı dinlemeye başladı.
Can, "Sana anlatayım öyleyse" dedi ve biraz düşündükten sonra "Issız vilayet ikiye ayrılır. Birisi doğu diğeri batı. Burası doğudur. Batı buradan uzaktadır." Biraz daha düşündükten sonra, "Doğuda iki çete ve batıda iki çete olmak üzere toplam dört çete vardır. Doğudaki yani buradaki çetelerin ismi birincisi Bordo çetesi, İkincisi ise Mitolar'dır. Batıdaki çeteler ise, Kızıllar ve şahlar çetesidir."
Çeteler falanlar filan. Kafam biraz karışmıştı. "Burası doğu ve burada iki çete var öylemi" dedim.
Can, "Aynen isimleri de Bordolar ve Mitolar'dır."
Merve, "Biz bordo çetesindeniz." dedi.
Şaşırarak, "Ne, siz bir çetedenmisiniz."
Can, "Burada tarafını seçmen gerek." dedi.
Şaşkınlığım git gide büyüyordu.
Can, "Burada polis bir işe yaramaz. Sadece göstermeliktir. Çeteler çok büyük olduğundan polisler çetelerden korkar ve çetelerin adamlarını tutuklayamaz." dedi.
"Ne saçma bir şey ya bu"
Can, "Koskoca teşkilatlı bir çeteden bahsediyoruz."
Merve, "Canım alışırsın. Korkma" dedi.
Batu, "Ortama uyum sağlamaya bak"
Kafama bir kaç soru takılmıştı ve bu soru işaretlerini kaldırmam gerekiyordu.
"Yani siz bir çete üyesisiniz öyle mi?" diyerek sordum.
Merve, "Bordo çetesinin üyesiyiz."
"Birde burada Mitolar denen başka çete var."
Merve, "Düşman çete"
Kendimi zorlayarak gülümsedim ve "Galiba anladım"
Merve sesini kısarak, "Şu Doruk varya" dedi ve bende Doruğa baktım. "Evet"
Merve, "O Bordo çetesinin lideri"
"Ne"
"Öyle işte"
Evet gerçekten de adamda çete lideri olacak tip vardı. Otoriterliğide demek ki bundan kaynaklanıyordu.
Can bana bakarak, "Ara sokaklardaki halk arasında serseri denilen kişiler ya Bordo yani bizim çetemizdendir yada Mitoların çetelerindendir."
Aklıma bir anda bana saldıranlar gelmişti. Kimin çetesindendi peki onlar. Bana saldıranlar 'Mitolar' denen kişilerden korkmuşlardı ve o çocukların önünde eğilmişlerdi. Yani bana saldıranlar Bordo çetesindendi.
Merakıma yenik düşerek sordum, "Bordo çetesinde kaç kişi var. Birisini bulmak istersem, bulabilir miyim?."
Can, "Sayamayacak kadar fazla. İsmini bilmiyorsan bulman çok zor." dedi.
Merve, "Ne oldu ki" dedi. "Birisini mi arıyorsun.
"Yok" diyerek konuyu geçtim. Bana saldıranları onlara söylememe gerek yoktu.
Birisinin, "Hey demesiyle" sağ yanıma döndüm ve İlayda denen kızı gördüm.
"Doruk seni çağırıyor" dedi ve bana tekrar küçümsercesine bakış attıktan sonra gidip doruğun yanına oturdu.
Ben Merve'ye bakarak, "Ne yapacağım" dedim. Merve, "Git" dedi.
"Sende gel" diyerek onuda çağırdım.
"Yok sorun çıkar. Seni çağırmış."
"Gitmesem, ne olur."
Can, "Kan çıkar" dedi.
Korktum, evet kesinlikle korktum. Bir çetenin lideriyle aynı sınıfta olmamız yetmiyormuş gibi kafayıda bana takmış olabilirdi. Kalktım ve kısa adımlarla onun yanına gittim. Doruk, İlaydaya "Kalk" dedi.
İlayda, "Ama" dedi fakat Doruk sert bir bakışı ile İlaydayı dize getirdi. Tek bir bakış beni bile korkutmuştu. Başıyla oturmama işaret edince emrine boyun eğip oturdum. İlayda da başımda dikiliyordu.
Doruğun gözlerinin içine baktım. Hafif yeşile çalan gözleri vardı. Gözleri o kadar güzeldi ki insan o gözlerin içinde kayboluyordu. Uzun bir süre Doruğun gözlerinin içine baktıktan sonra bakışlarımı ondan kaçırıp masada sabitledim.
Doruk, "Nereden geldin" dedi. Sesi yine ağır ve otoriter çıkmıştı.
"Kızılırmak" dedikten sonra Doruk bana bakmaya devam etti. Bende gözlerimi durmadan ondan kaçırdım. Ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum. Bu konuşmanın nerelere gideceğini de.
"Buranın diğer yerlerden farklı olduğunu anladın galiba."
"Anlattılar bana." diyerek cevap verdim. Farklı kelimesi biraz az kaçmıştı ya neyse..
Kollarını oturduğumuz sıra boyunca uzattı ve "Çeteme katılmak ister misin" diye sorunca şok oldum. Çeteye katılmak mı? Bir çete üyesi olup sokaklarda insanları mı taciz edecektim?
"Teşekkürler ama istemiyorum."
Arkamda duran İlayda, "Doruk bırak bu kızı salağın teki, sen davet ediyorsun ve kabul etmiyor. Bence dersini verdirmeliyiz."
Doruk kaşlarını çatarak İlayda'ya baktı ve "Sus" dedi. İlayda da sesini kesti.
"Beni red mi ediyorsun?" Sesindeki otoriterliği daha fazla artmıştı.
Fakat dik başlılığım onun otoriterliği karşısında ayakta durabilecek miydi acaba.
"Red etmek değilde istemiyorum."
"Sokaklarda kim koruyacak seni."
"Kendi kendimi korurum."
Bir süre sessizlik oldu, Doruk ise bana bakmaya devam ediyordu.
Doruk elini saçlarıma götürdü ve saçlarımı biraz okşamaya başladı. Ardından hızlı bir hareket ile geri çekildim.
Doruk, "Sakin ol" dedi.
Eliyle yaklaşmam için işaret etti.
Ben ise onu dinlemeyerek arkamı dönüp kalkmaya çalıştım fakat İlayda, beni omzumdan aşağı bastırdı.
Doruğa tekrar dönüp baktığımda doruk gülümseyerek, "Yanıma gel" dedi.
"İstemiyorum" diyerek karşı çıktım.
Sinirli bir ses tonu ile, "Bana karşımı geliyorsun." dedi.
"Evet" diyerek cevap verdim.
Doruk uzun bir süre kahkaha attıktan sonra bütün sınıftakiler doruğa baktı. Doruk hafif bir bakışla sınıfı tehdit etti ve sınıftaki herkes önlerine döndü.
"Bana karşı gelme cesaretini gösteriyorsun demek"
Evet, sana karşı gelme cesaretini gösteriyordum varmı ötesi.. Fakat bunlar sadece düşüncelerde kaldı.
"Sadece sırama geçmek istiyorum."
"Ben demeden bu sırada kalkamazsın."
"Neden."
"Çünkü ben öyle istiyorum."
Buda ne demekti. Çete lideri olabilirdi ama bana karışmaya hakkı varmıydı. Galiba vardı..
Bir an için ürperdim. Bordo çetesinin lideriydi. Polisler dahi çetelere korkudan karışamıyorlardı.
Ardından sınıf kapısı açıldı ve içeriye iki kişi girdi. Bunlar onlardı. Beni istemeyerek kurtaranlar. Kızıl saçlı çocuk ve Sarı saçlı çocuk.
Dev gibi olan kızıl saçlı çocuk ve sarı saçlı sınıfın bizden uzak diğer köşesine oturdular.
Onlara bakmaya devam ediyordum ki Doruk kolumu yakalayıp kendine doğru çekti ve "Nereye bakıyorsun sen öyle" dedi.
"Ne" diyerek cevap verdim.
"Benim yanımdayken Mitolara baktığınımı söylüyorsun."
Merve yan masadan dahil olarak, "Kız onların Mitolardan olduğunu bilmiyor." dedi.
Doruk hala kolumu sıkıyordu ve fazlasıylada canım acıyordu.
"Kolum" dedim. "Acıyor."
Kolumu bıraktı ve "Öğretin" dedi. "Nasıl davranması gerektiğini öğretin."
Merve, "Tamam" diyerek onayladı. Bende Doruğun sırasından kalkarak kendi sıram olan Merve'nin yanına oturdum. Aynı zamanda kolumu da sıvazlıyordum. Merve, "İyi misin?" diyerek sordu.
"Evet, galiba"
Can bana acıyarak baktı ve "Bak, şu kızıl saçlı ayıya benzeyen çocuğun ismi, Ediz. Onun yanında duran sarı saçlı çocuğun ismi ise, Ege. O çocuklar az önce anlattığım Mitolar çetesindeler."
Evet, biliyordum. Beni istemeyerek kurtaran kişilerdi onlar.
Can sözcüklerine devam etti, "Doruğun yanındayken bir kız onlara bakamaz. Bilmediğin için seni affetti ama bir daha ki sefer canın yanar"
Canım mı yanardı? Artık bu sözcüklere alışmıştım. Burası böyle bir yerdi...
Başımı anladım dercesine salladım.
Beynimi durmadan kurcalayan başka bir soruyu içimde tutamayarak sordum, "Peki neden Mitolar diyorlar. İsmi bir garip"
Can, "Aslında Mitoların bir ismi yoktu. Çete liderlerinin lakabı Mito. O yüzdende zamanla o çeteye Mitolar denmeye başlandı."
"Çocuğun gerçek ismi ne ki"
Can biraz düşündükten sonra, "Bilmem" diyerek cevap verdi.
Lakabı Mito olan bir çete lideri. Ne kadarda güzel.. Tabiki de kinaye yapıyorum.
Ardından boş ders bitince hocalar girdi çıktı. En sonunda okul bitince kitaplarımı toplayıp. Çantamı sırtıma taktım.
Merve, "Nerede oturuyorsun." diyerek sordu.
Doruk denen manyağın beni duymamasına dikkat ederek, "Miğfer caddesi."
Merve, "Yakın oturuyormuşuz." dedi. "Gidelim."
Ardından Can, ben, Merve ve Batu okuldan çıktık. Onlar bir ara sokağa girince durdum.
Can, "Gelsene" dedi.
"Ara sokaklara bir daha girmem"
Can gülümseyerek, "Saçmalama biz Bordo çetesindeniz bize bir şey yapamazlar."
Tereddütüm hala devam ediyordu. O gün olanları unutmamıştım. Fakat dedikleri doğruydu. Onun için onlarla ara sokağa girdik. Gerçektende ara sokaklardan geçerken kimse bize bir şey söyleyemedi. Ara sokaklardan geçtiğimiz için kısa sürede evimin önüne geldik.
Hepsiyle teker teker vedalaştıktan sonra evden içeriye girdim. Direk odama giderek pijamalarımı giydim. Yatağıma uzanıp ornitorenk hayvanımı sarıldım. Bu gün çok yorulmuştum ve annemde işi nedeniyle geç gelecekti.
Bu gün çok saçma şeyler yaşamıştım. Yok bordolar yok Mitolar. Çeteler..
En iyisi uyumaktı. Hafif bir şekilde gözlerimi kapattım ve uykunun tatlılığına kendimi bıraktım.
Yorumlarınızı Bekliyorum...
Yorum atmayı unutmayalım lütfen..
Uyandığımda sabah olmuştu. Bu gün öğretmenler toplantısı olduğundan okullar kapalıydı. Biraz daha yatabileceğimi düşünüp gözlerimi kapattım fakat bir türlü uyuyamadım. Bende kalkıp elimi yüzümü yıkayıp salona geçtim.. Annem ise işe gitmişti bile. Kendime bir kaç şey hazırladım ve yedim. Biraz televizyona baktım fakat televizyonda ilgimi çeken bir kanal yoktu. Bende dışarıya çıkmaya karar verdim ve üstümü giydim..
Dışarıya çıktığımda güneş ışınları beni selamladı. Güneş bugün farklıydı. Diğer günlerden farklı olarak bütün ışıltısını yayıyordu. Buraya bir kaç gün önce gelmiştim ve şu ana kadar bu kadar güneşli bir gün görmemiştim. Güneş adeta ortalığı kavuruyordu..
Binamızın bulunduğu sokağı terk ederek bir caddeye çıktım. Cadde boyunca yürüdüm. Yol boyunca yanımdan geçen insanları izledim. Ne kadar iğrenç bir yer olsa da, burada yaşayan aileler son derece sevimlilerdi. Bir bir dükkanlar ve kafeleri geçerken en sonunda şirin gözüken bir kafenin önünde durdum. Turkuaz renkli bir kapısı vardı. Kendi gibi şirin olmayan dört katlı bir binanın dükkanıydı. Zaten bu cadde boyunca binalar, binaların altında ise bakımlarına dikkat edilen dükkanlar vardı. Cadde boyu genelde dükkanlar bitişikti. Birde ara sokaklar her beş yada altı bina sonunda vardı. En iyisinin içeriye girip bir kahve içmek olduğunu düşündüm. Kapıyı açtım ve içeriye girdim. Etrafa biraz bakındım. Anlaşılan bu gün şanslı günümde değildim. Hiç boş masa yoktu. Fakat oturmakta kararlıydım. Kesin oturacaktım. Birileri kalkar diye biraz ayakta durmayı tercih ettim. Ayakta durduğum süre zarfında ise masalarda oturanları izliyordum. Oturanların geneli nezih insanlardı..
Masalarda oturanlara bakarken gözüm bir anda masada tek başına oturan bir çocuğa çarptı. Çocuğa bakmaya devam ettikçe kalbim hızlandı. Ne oluyordu?
Bakışlarımı çocuktan kaçırsam da kendimi tekrardan ona bakarken buldum. Siyah gözleri mi vardı? Evet, kesinlikle siyah gözleri vardı. Kara delik gibi seni içine çeken siyah gözler. Saçları hafif kısaydı.. Omzu ise genişti, tek kolu neredeyse benim vücudum kadar vardı. Sol gözünün ortasında yukarıdan aşağıya doğru bir yara izi vardı. Belirgin, ona has bir yara izi.. Tam anlamıyla kusursuz bir yakışıklıydı. Yara izi onu, kesinlikle çekici kılıyordu..
Bu çocuk boksör olabilir miydi?
Kesinlikle tanışmam gerekliydi. Ne yapmalıydım.. Aklıma bir fikir geldi ve onun masasına kadar gittim.
Çocuk, sandalyesine yaslanmış bir şekilde kalın bir kitap okuyordu. Ben hayatımda o kadar kalınlıkta kitap okuduğumu hatırlamıyordum. Kitap okuduğumu da hatırlamıyordum ama.. Birde kitap okumak inekli alameti değil miydi? Böyle bir çocuğun kitap okuması yeterince şaşırtıcıydı.
En sonunda cesaretimi toparlayıp, dudaklarımı aralaladım;
"Merhaba" Sesim heyecandan ince çıkmıştı.
Çocuk hala kitabını okumaya devam ediyordu. Duymamış mıydı?
Sesimi biraz daha arttırarak, "Merhaba" dedim.
Yine bana bakmadı..
Sesimi daha fazla arttırarak, "Merhaba"
Çocuk yavaş bir şekilde gözünü kitaptan çekerek bana baktı. O an heyecandan öleceğim sandım.. Siyah gözleri beni sonu olmayan zifiri karanlık bir kuyuya atılmış gibi hissettirdi.
Heyecanlı sesim ile,"Hiç yer yokta, buraya oturabilir miyim acaba" diyerek sordum siyah gözlerinin içine bakarak.
Fakat çocuk gözlerini benden çekerek kitaba odaklandı.
Cevap dahi vermedi mi? Beni görmezden mi gelmişti yani?
Bu bende hafif hayal kırıklığına uğratsa da tekrardan, "Oturabilir miyim?" diye sordum.
Çocuk kitabından gözünü ayırmadan "Hayır" diyerek cevap verdi.
Bu biraz soğuk olmuştu.. Normalde bir erkek tek başına oturuyorsa ve bir kız yanına gelip böyle bir teklif yapsa. Herhalde kabul ederdi..
"Lütfen" dedim. Bu da neydi şimdi. Çocuk 'hayır' demesine rağmen ısrar mı ediyordum? Amacım oturmak mıydı, onunlan tanışmak mıydı?
Çocuk bana bakmadı. Bende hafif sinirlenerek oturdum.
Oturmam ile çocuk kitaptan başını kaldırarak bana baktı, "Hayır dedim, duymadın mı"
"Oturacak yer yok" diyerek cevap verdim kendimden emin bir tavırla.. Bu tam bir yüzsüzlüktü.
Çocuk kısa bir süre bana baktı. Beni biraz süzdü. Ardından kitabına okumaya geri döndü. Ben ise derin bir nefes verdim.
Bir süre çocuğu izledim. Tek yaptığı şey yaprakları çevirmekti. Tabi ara sırada kitap okumaktan dolayı kurumuş dudaklarını ıslatıyordu. Burada sonsuza kadar bu çocuğa bakabilirdim..
Kendimi toparlayıp, "İsmin ne?" diyerek sordum.
Cevap vermedi.
Sorumu tekrarladığımda da cevap alamadım. Acaba kitaba çok mu odaklanıyordu da beni duymuyordu?
Sorumu bir kez daha tekrarladığımda bana bakarak, "Seni ilgilendiriyor mu?" dedi. Anlaşılan beni duyuyordu. Bilerek cevap vermiyordu. Verdiği cevabı biraz düşündüm. Amanın, bu iyi bir soruydu aslında. Beni ilgilendiriyor muydu ki? Evet, bence ilgilendiriyordu.
"İsmini öğrenmek istiyorum sadece." dememle çocuk gözlerini kısarak bana baktı.
"Eğer ki ismimi söylersem gidecek misin?"
"Hayır" diyerek cevap verdim.
"O zaman sessiz olacak mısın?"
"Evet."
Biraz düşündü ve "Timur." dedi ardında kitabına döndü.
İsmi Timur'du demek. Bence ağır bir ismi vardı. Padişah ismi gibi. Ama ismini sevmiştim. Bir an için Timur ve Biricik ismini aynı anda düşündüm. Hoş muydu? Bence hoştu.
"Bende Biricik." dedim. Timur kitabından başını kaldıramayarak, "Her neyse." dedi.
Verdiğim tutmam gerektiğini düşündüm ve onun kitap okumasını seyrettim.
Kafe ne büyük ne küçük denebilecek düzeydeydi. Her kapının açılışında çalan zil, ara sıra dışarıdan gelen köpek havlamaları vede çocuk sesleri vardı.
Kafe de duvarlara asılmış sonsuzluk belirtisi olan bazı tablolar, sizin içinizi ferahlatıyor, derin bir nefes alıp tabloya elinizi uzatmak için harekete geçiriyordu. Masalar koyu kahverengi, ahşap, üzerlerinde de cam vardı. Masayla cam arasında ise sıkıştırılmış eski paralar vardı. Eski yüzyıllara dair paralar, eski dolarlar, Eurolar, Dinarlar, Sterlinler, Dirhemler, Türk liraları ve daha fazlası. Ortam ise ne karanlık ne aydınlıktı. Işıklandırma sayesin otantik denebilecek düzeyde duygu barındırıyordu.
Bir süre geçti ki verdiğim sözü tutamayarak, "Ne okuyorsun" dedim.
Çocuk yine beni umursamadı ve cevap vermedi.
İnatçı kişiliğimi devreye sokarak tekrardan sorumu sordum. "Ne okuyorsun"
Timur, gözünü kitaptan çekerek "Victor Hugo" dedi. "Victor Hugo, Odeset"
Ardından sözlerini devam ettirdi, "Şimdi sus"
Sus mu demişti, aynı zamanda kabamıydı vede odun.
"Bizim hoca o kitabı zorla okutmuştu sonunda kadın ölüyordu" dememle Timur bana baktı. Galiba pot kırmıştım. Timur kitabı kapattı ve "Dalga mı geçiyorsun" dedi. Cidden de çocuğa kitabın sonunu söylemiştim.
"Şey, özür dilerim" dedim yavru kedi bakışları atarak.
Gözlerini devirerek bana baktı ve "Kitabı bir hiç ettin." dedi.
Ayağa kalktı. Ayağa kalkınca cüssesi tam olarak ortaya çıktı. Bir boğa ile bile kapışabilirdi bence.
Ayağa kalktığı gibi elini cebine atarak bir miktar para çıkarttı ve masanın üzerine bıraktı.
"Gidiyor musun" diye sordum. Tabiki de beni umursamadı.
Cevap alamayacağımı bilerek, "Hep buraya mı geliyorsun?" diyerek sordum. Beni yine umursamadı, iki elini cebine koyup, kitabını da koluyla vücudu arasına sıkıştırdı ve kafenin kapısına giderek dışarı çıktı. Tek başıma sap gidi orada kaldım.
Onun arkasından bir süre baktıktan sonra gülümsedim. Huzurlu muydum? Bu huzurun sebebi o çocuk muydu?
Bir süre oturdum ve Timur'u düşündüm. Ardından bende kalkarak eve gittim.
*-*-*-*-**-*-*-***-**-
Ertesi gün okula gittiğimde bir çok kişi okula gelmemişti buna Doruk'ta dahildi. Aynı sınıfta, Merve'nin yakın arkadaşlarından olan 'Irmak' ile tanıştım. Gayet alımlı ve hoş bir kızdı.
Gözlemlediğime göre şair Batu, Irmaktan hoşlanıyordu ama Irmak hiç yüz vermiyordu. Batu, Irmak için derste en az beş tane saçma şiir yazdı. Fakat Irmak'ın Batuyu taktığı söylenemez.
Okul çıkışı Merve, Batu, Can ve Irmak beni Çetenin mekanına davet ettiler ancak oraya gidip Doruğu görmeye hiç niyetim yoktu. Birde bana saldıranları da görme ihtimalim vardı. Eğer onları görürsem ne yapacağımı bilemiyordum.
Okuldan çıktığım gibi isteyerek veya istemeyerek dün gittiğim aynı kafeye gittim. İçeri girdiğimde Timur'u aynı masada görünce kalbim hızlandı. Kalbim sakin ol.. Ne oluyor sana?
Fakat bir tane boş masa vardı ve sinsi bir gülümseme ile biraz bekledim. O masada dolunca Timur'un yanına gidip durdum.
"Oturabilir miyim?"
Her zamanki gibi cevap vermedi. Kesinlikle bu çocuk yakışıklı olduğu kadar odundu da.. Oturdum.
Oturmamla gözünü kitaptan çekerek, "Ne istiyorsun şimdi" dedi.
"Bir şey istemiyorum ki"
Timur bana anlamsız, boş bir ifade ile kısa süre baktıktan sonra kitabına döndü..
Ben ise onu izlemeye başladım. Aslında biraz yüzsüz davranıyordum. Çocuk beni istemediği aşikardı, fakat ben zorla gelip yine oturuyordum.
"Yeni kitap mı o?"
İç çekerek bana baktı ve "Sonunu mu söyleyeceksin" dedi.
"Yok, çok kitap okumam zaten." diyerek savunmaya geçtim. Beni kötü bir kız olarak tanımasına izin veremezdim.
Tekrar kitabını okumaya dönmüştü. Bu çocuk kitap hastası falan mıydı?
Ürkek bir tavır takınarak, "Kitap okumayı çok mu seviyorsun" diyerek sordum.
Sorumu tekrarladığımda yakınarak bana baktı,
"Konuşmayı çok mu seviyorsun" Seviyor muydum acaba?
Ama vereceğim cevap belliydi. "Hayır"
"O zaman yalan atmayı çok seviyorsun"
Şimdi ise beni güzel bir şekilde yerin dibine sokmuştu.
"Sadece seninle tanışmak istiyorum." diyerek karşılık verdim.
"Tanıştık ya."
"Sadece ismini biliyorum."
Önünde, masanın üzerinde duran çayı aldı ve bir yudum içti. Ardından sıkıldığı belli edercesi bir şekilde homurdandı.
"Bir kız ile nasıl konuşulacağını bilmiyorsun dimi?"
Cevap yok.
"Aynı zamanda beni duymazlıktan geliyorsun"
Beklediğim gibi yine cevap vermedi. Beni neden umursamıyordu? Kişiliği mi böyleydi yoksa bana mı böyle davranıyordu?
Cevabını alamayacağımı bildiğim halde kafamdaki soruyu sordum ;
"Boksör müsün?"
Başını kitaptan kaldırarak, "Hayır." dedi. Mutlu olmuştum. Bana tekte cevap vermişti. Beni biraz olsun önemsiyor muydu? Yada benden kurtulmak için mi hemen cevap vermişti?
Uzun bir süre sessizlik içinde Timur'un kitap okumasını izledim. Sayfayı her çevirişte gözünü kısması, bazı kısımlarında kafasını yana yatırıp düşünmesi beni ona dahada bağlıyordu..
Daha fazla dayanamayarak ağzımı araladım ve sorumu sordum ;
"Sevgilin var mı?"
Başını kitaptan kaldırarak, "Sen burada mıydın." dedi. "Bu kadar uzun süre sessiz kalabiliyorsun yani."
Beni aşağılıyordu galiba. Onun haksızlığını yüzüne vurmak için dudaklarımı araladım ve "Kalabilirim tabi ki" dedim. Bu sözümle onun haksız olduğunu yüzüne vurmuştum. Bir zafer..
Sorduğum soruya cevap vermeden kitabına döndü.
"Sana bir soru sordum."
Tekrardan bana baktı, "Duydum." dedikten kısa süre sonra gözlerini devirerek, "Bundan sanane."
Aslında doğru söylüyordu. Bir bahane bulmak için kısa süre düşündükten sonra, "Kızlarla konuşmayı bilmiyorsunda onun için"
İşte bu. Böylecene bana sevgilisi olup olmadığını söylemek zorunda kalacaktı.
Bana gözlerini kısarak baktıktan sonra kitabına döndü. Ne yani, cevap vermiyecek miydi.
"Sana soru sordum." dedim üste çıkarak.
Lanet olası çocuk beni bir gram bile takmıyordu.
Bir süre sonra sinsi bir gülümsemeyle, "Arkadaşım o kitabın sonun da bana ne olduğunu söylemişti" dedi.
Bana baktı. "Sakın söyleme"
"Soruma cevap verirsen"
Sol yara olan gözünü hafif kısarak, "Soru neydi"
Umutsuz bir şekilde başımı iki yana salladım. "Beni biraz olsun dinlemiyorsun dimi." dedikten sonra, "Sevgilin varmı?"
"Yok ve şimdi sus" Bu cevap karşısında kalbimin çarpıntısı hızlandı.
"Hiç oldu mu?"
Bana bakmaya devam ediyordu. Diliyle kitap okumaktan dolayı kurumuş dudağını ıslattıktan sonra, "Olmadı."
Bu cevap beni şok etmişti. Böyle bir çocuğun hiç sevgilisi olmamış mıydı.
"Yalan atmıyorsun dimi?" diyerek sordum tehdit eder ses tonumla. "Yoksa kitabın sonunu söylerim." Aslında kitabın sonunu bilmiyordum.
Tek bir cevap, "Yok"
Gülümsedim ve kalbim heyecanla doldu. Sevgilisi yoktu ve hiç sevgilisi olmamıştı. Sevgilisi olup olmadığını düşünürken bir çalışan gelerek Timur'un içtiği çayı aldı ve "Bir isteğiniz var mı?" diyerek sordu.
Kız sadece Timur'a bakıyordu. Buda sinirlerime dokundu.
Timur ise kızın yüzüne bile bakmadı, "Çay" dedi. İşte bu, takma o kızı, takma..
Kız ardından bana dönerek yüzünü ekşitti ve "Siz" dedi.
"Çay." dedim.
Kız gittikten sonra kıza dikkat ettim ve durmadan Timur'u kesiyordu. İşte şimdi sinirlenmiştim, öfkeyle ayağı kalktım. Timur bana bakarak, "Ne oluyor" dedi.
Ben kıza öfkeyle bakıyordum. Kız ise bir masaya servis yapıyordu. Kızın yanına gidip arkasına dokundum, garson kız "Sen kime bakıyorsun deminden beri" dedim.
Utanmaz kız, "Kimseye bakmıyorum." dedi.
Ses tonumu yükselterek. "Yalan atma."
"İşimi yapmama engel oluyorsunuz." dedi.
Ses tonumu biraz daha arttırarak, "Az önceden beri bakıyorsun." dedim ve kafede ki çoğu müşterinin bizi izlediğini fark ettim.
Bizi izleyenleri umursamayarak, "Bir daha görmeyeceğim" dedim.
Kız bir anda celallenerek, "Size ne ya, istediğime bakarım. Hem siz o çocuğun neyi oluyorsunuz?" Neyimi oluyordum? Gerçekten de güzel bir soruydu. Fakat bu soru karşısında kan beynime sıçradı ve "Sevgilisi" dedim.
"Hiç öyle durmuyor" dedi ukala bir tavırla. "Bakın sizi takmadan gitmiş."
Arkama dönüp Timur'un masasına baktığımda orada olmadığını gördüm.
"Bir daha görmeyeceğim" dedikten sonra masaya gidip eşyalarımı aldım ardında bende kafeden çıkıp etrafa bakındım. Gerçekten de gitmişti.
Utanarak elimle ağzımı kapattım. Ben az önce 'sevgilisi' mi demiştim. Acaba bunu söylediğim Timur duymuş muydu. Yüzüm kızararak, duymamış olmasını diledim.
Yorumlarınızı Bekliyorum..